-
  Osmanli Imparatorlugu
 

Osmanlı Devletinin Doğuşu

Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu'nun
bölgesinde yeni bir Türkiye'nin doğuşu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Osmanlı hanedanının mensup bulunduğu, Oğuzlar'ın sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu yüzyıldan itibaren, Selçuklular'la beraber Ceyhun nehrini geçerek İran'a geldi. Rivayetlere göre, Horasan'da Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar, Moğolların tecavüzleri üzerine, yerlerini bırakarak Azerbaycan'a ve Doğu Anadolu'ya göç ettiler. Bir rivayete göre, Ahlat'a yerleşen Kayılar, oradan Erzurum ve Erzincan'a, daha sonra Amasya'ya gelerek, oradan Halep taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi civarında kalırken, diğer bir kısmı Çukurova'ya gitti. Çukurova'ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur'a vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine, bir kısmı asıl yurtlarına dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar'ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur'da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine, Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad'a müracaat ederek Karacadağ taraflarındaki Rum (Bizans) hududuna yerleştirildikleri söylenirse de bu, tarihî gerçeklere pek uygun düşmemektedir.
Gündüz Alp'i
Ertuğrul Gazi'nin babası olarak gösteren ve bugün ilim âleminde kabul edilen diğer bir rivayete göre ise, Gündüz Alp'in Ahlat'ta vefatından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gazi, buradan hareketle Erzincan'a oradan da Bizans sınırına yakın olmak gayesiyle, Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayıların, on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara'nın batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yılında, Sultan Alâaddin'in kendilerine ıkta (arazi) olarak verdiği Söğüt ve Domaniç'e gelip yerleşmişlerdir.
Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imha ederken, istilânın dehşeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu'ya sığınıyordu. Göç dalgaları, Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebelerle yeni
Türk boylarını birbirine karıştırıyor ve uçlardaki yoğunluğu süratli bir şekilde arttırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre, Azerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vadileri, karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Anadolu'ya akıyordu. Böylece, Moğollardan kaçan Türkmenler, Anadolu'ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi parçalanmaya rağmen bu ülke yeni bir kudret kazanıyordu. 1261'den itibaren, Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfusunun gittikçe kuvvetlendiği Kızılırmak'ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uc beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleştiği uc merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin faaliyette bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu uc bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya'ya hakim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların varisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu'da Aydınoğulları, devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma gücüne sahip bulunuyordu.Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması, şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolu'sunda yine mühim sayılabilecek bir güce sahip bulunan Germiyanoğulları, Karesioğuları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri, kendi hesabına yayılma mücadelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt'te kurulan Osmanlı Beyliği en mütevazı bir durumda bulunuyordu.
Ertuğrul Gazi, tahminen doksan yaşında olduğu halde, 1288'de vefat ettiğinde, Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazı bir toprak parçasına sahipti. Ertuğrul Bey'in vefatından sonra, uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla, Kayı boyundan olduğu için,Osman
Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadolu beyleri birbirleriyle uğraşırken Osman Bey, Bizans'la mücadele etti. Bu sayede, 1288'de Selçuklu sultanının gönderdiği hakimiyet alâmetlerini alan Osman Gazi, böylece kendi nüfuz bölgesini ve oradaki reayayı (halkı) Bizans'a ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş, Konuralp, Akçakoca, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik'i zaptetti. Bilecik'in fethi ve Osman Bey'in beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçukluları'nca Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyanı neticesinde Sultan III. Alaaddin Keykubad'ın kaçması hemen hemen aynı tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devleti'nin başsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gazi, bağımsızlığını (istiklâlini) ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve Bizans'ın içinde bulunduğu durumdan istifade eden Osman Bey'in kuvvetleri, Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi, askerî harekâtın başına oğlu Orhan Gazi'yi getirdi (1320). Osman Gazi, Bundan sonra ölümüne kadar, teşkilât meseleleriyle meşgul oldu. 1324 veya 1326'da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefat ettiği sırada, Bursa Osmanlıların eline geçti. Bursa'nın zaptından sonra, beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binalarla süslendi. Gerçekte, Selçukluların tarih sahnesinden çekilmesiyle Anadolu bir virane görünümündeydi. Çünkü, Moğolların Anadolu'daki etkisi halâ hissediliyordu. Ancak, Selçukludan kalan değerli hazineler vardı. Bunlar dil, din ve alfabe birliğiydi. Bunun ruhu da gaza aşkı idi. Osmanlı, bunların hepsini kendinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği sayesinde, halk sınır tanımıyordu. Savaşma ve şehit olma isteği, her an, Hıristiyanlarla gaza eden Osmanlı Beyliği'ne büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle, diğer beylerin tebaası Osman eline göç etti veya en azından onların başarısı için gönülden dua etti. Âlimler de aynı yolu takip ederek, Edebâli, Dâvûd-ı Kayserî, Dursun Fakih gibi büyükler, Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini başlattılar.
Orhan Gazi devrinde Bizans'a karşı kazanılan Pelekanon Muharebesi'nden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gazi'nin 1361'e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti, kardeş beylikler üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli'de Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları, gaza hareketinin öncüleri durumunda idiler. Ancak, Karesi Beyliği'nin ilhakıyla Aydınoğlu Gazi Umur Bey'in, Haçlı saldırıları karşısında İzmir limanını kaybetmesi üzerine, bu bölgedeki gaza liderliği Orhan Gazi'ye geçti. Bu sırada Bizans'ta baş gösteren iç savaş ve Kantakuzen'in Gazi beylerle ittifakı, Türklerin Rumeli'ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa'nın destanlara konu olacak mahiyette gerçekleştirdiği Rumeli'ye geçiş, Türk tarihinin en büyük hadiselerinden biri oldu. İlk önce Çimpe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa, burayı bir üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga'da topladığı orduyu, Güney Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır'ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak, bir taraftan Gelibolu'ya, öbür yandan da Trakya'ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gaza akınlarına başladı. 1354 yılında Gelibolu'nun zaptı ile, bu ilk Rumeli fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357'de veliaht Süleyman'ın ve ardından Sultan Orhan Gazi'nin vefatları, Rumeli'deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan I. Murad (1361-1389) Anadolu'da birliği sağladıktan sonra, tekrar Rumeli cihetine yönelerek Osmanlıların, Avrupa'da sağlam bir şekilde yerleşmesini sağladı. 1362'de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364'de Sırpsındığı, 1371'de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar kesin olarak Avrupa'da yerleştiler ve tesir sahaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve Sırbistan, Osmanlılara tabi olmayı kabul ettiler. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla, Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri'yi aldılar. Diğer taraftan, Anadolu'da Türk birliğinin sağlanması için mücadele veriliyordu. Hamidoğulları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı ilişkilerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında savaş çıktı. Ancak, Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar, bir süre bu beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp, Macar, Ulah, Boşnak, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389'da Kosova'da yok edilmesi, tarihe, örnek imha hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim hadiselerinden biri olan Kosova Meydan Muharebesi, Doğu Avrupa'nın kaderini de tayin etti. Balkan yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr (I. Murad), bir Sırp tarafından şehid edildi.
Ertuğrul Gazi'nin, oğlu Osman Gazi'ye bıraktığı 4800 kilometrekarelik beylik, 43 yıl içinde, üç mislinden daha fazla büyüyerek 16000 kilometrekareye ulaştı. Orhan Gazi ise, babasından devraldığı devletini, altı kat daha büyüterek, 95 bin kilometrekareye çıkardı. Nihayet, Murad-ı Hüdâvendigâr, 1361-1389 yılları arasında, devletini beş misli daha büyüterek, 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı Devleti, imparatorluğa hazırlanıyordu ve gayesini de çizmişti.
Gerçekten de, bir aşiretten, cihangir bir imparatorluğa giden yolda, neler yapıldığı incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim Fransız tarihçisi Grengur da "Bu yeni imparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hayrete değer vakalarından biridir" demektedir.
Bu hızlı yükselişin sebepleri şöyle sıralanabilir:
1.
Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler, Anadolu halkı için yeni gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların devamlı ilerlemesini gören Anadolu'daki yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe artan bir sayıda, Rumeli uçlarına intikal ediyordu.
2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp, Abdurrahman Gazi,
Hacı İlbeyi ve Evrenos Gazi gibi hareket serbestisi olan beylerin idaresinde toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu.
3. Fethedilen bölgelere, Anadolu'dan göçen
yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gazilerin yanında, hattâ bazen ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı.
4. Anadolu'dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında, ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya'da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır.
5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idaresinin, gayrimüslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslâm'ı kabul etmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler.
6. Osmanlılar, Anadolu'da, Hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı, Rumeli'de daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere uyguladılar. Baştan başa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik sayesinde İslamiyet'i seçti.
7.
Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan yönetim tarzı neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik yayılmıştı. Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, fethedilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika takip etmeleri, vergilerin, tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve özellikle mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmeleri için ölümle tehdit edenlere karşı, Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî duygularına hürmet göstermeleri, Balkan halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı, bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu.
8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, gelişigüzel, macera ve çapul şeklinde değil, bir program altında, şuurlu bir yerleşme şeklinde olmuş olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli şehir ve kasabalara Anadolu'dan
göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp, şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler oluşturulmasıdır.
9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş olan, fakat Türklüğünü unutmayan
Peçenek, Kuman ve Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir.
Osmanlı Beyliği, daha kurulduğu andan itibaren askerî, adlî ve malî teşkilatla işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla önem verilerek, başarının sebepleri hazırlandı. Fakat bu görünüşteki kudret, tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede, yani Balkanlarda yayılma ve yerleşme için yeterli değildi. Bu iş, daha fazla, manevî ruhî sebeplerle, öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. yüzyılda bile benzeri görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli ve yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim, zamanın tarihçi, düşünür ve ilim adamları, bu hususta şunları söylemektedir: "...Hıristiyan dünyasındaki arkası kesilmeyen Yahudi düşmanlığı ve Engizisyona karşılık, Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında âhenk içinde yaşıyorlardı..." (Gibbons)
"...Türklerin zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi, en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecaat (kahramanlık)
Türkler'e sadece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri, savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Aslında Türkler, savaşta ne kadar sert, mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman, gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların insanî duygularla dolu, iyiliksever insanlar olduğu anlaşılır
Bu duygu, bütün Türklere şamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta, fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü, en hasisi bile, yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez..." (D'ohsson).
Sonuç olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında, sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada izin vermemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve cihanşümûl bir siyasî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve
sultanlarının davaları da, kendi tabirleri ile "nizam-ı âlem" (dünya barışı) üzerinde toplanıyor, koca devletin varlık sebebi ve savaşları da, millî ve insanî esaslara bağlı bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.
Osman Gazi'nin, bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnamesinin özü şu şekildedir: "Allah ü teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini âlimlerden sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itâat edenleri hoş tutasın! Askerine in'âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve Allah için çalışmayı terk etmeyerek beni şâd et. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm (yumuşaklık) göster! Askerine ve malına gurur getirip, ilim ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız, Allah'ın dînini yaymaktır. Yoksa, gavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâima herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör."

Kaynak : Genel Türk Tarihi / dallog.com

MUHTASAR OSMANLI DEVLETİ TARİHİ

Bazı tarihçilere göre Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey'in babası Ertuğrul Gazi, Onun babasi Gündüz Alp (Veya Süleyman Şah) Onun babası Kaya Alp, Onun babası Gündüz Alp'tir. Bu soylu aile Oğuz Türklerinin 24 boyunun en soylusu olan Kayı aşiretinin reisi olarak bulunuyordu. Osman Bey'in babası Ertuğrul Gazi, Selçuklu Sultanı Sultan Alâaddin tarafından Bizans sınırına bir uç beyi olarak tayin edilmişti. Ertuğrul Gazi'ye yurt olarak verilen yer bugünkü Bursa, Kütahya ve Bilecik vilâyetlerinin sınırlarının birleştiği yerdir. Sonradan Söğüt kasabası Bizans'tan alınarak merkez yapılmıştır. Selçuklu Devletinde Uç Beyliklerinin vazifesi devletin sınırını korumak ve Hıristiyanlara karşı cihat etmekti.Ertuğrul Bey 1281 senesinde vefat etti. Yerine çok üstün kabiliyetlerinden dolayı ailenin en küçük oğlu olmasına rağmen ittifakla Osman Bey seçildi ve Uç Beyi oldu.Osman Bey üstün siyaset ve savaş kabiliyeti ile komşuları bulunan Bizans tekfurları ile zaman zaman dostluk kurdu, bazan da savaştı. Kısa zamanda Bizans'tan hüyük topraklar elde etti.Bursa ve İznik fetholundu. Yarhisar ve Karacahisar tekfurları ile birlik kurdu. Bunun üzerine Osman Bey, İznik üstüne yürüdü. 1288 de Karacahisar'ı ele geçirdi. Kalenin kilisesi camiye çevrilerek Osman Bey adına hutbe okundu ve kadı tayini yapıldı. Osman Bey, Bilecik ve Yarhisar kalelerini aldı. (1299) Yarhisar tekfurunun kızı Nilüfer'le oğlu Orhan Bey'i evlendirdi. Birinci Murad ile Süleyman Paşa bu evlilikten dünyaya geldiler Osman Bey 1299'da bağımsızlığını ilân etti. Gazilere tımarlar verdi. Kalelere subaşı, dizdar ve kadı tayin etti.1301'de Yenişehir ile Yundhisar'ı aldı ve Yenişehir'i merkez yaptı.Bundan sonra Yenişehir çevresindeki köy ve kasabaları alan Osman Bey, 1303'de İznik'i kuşattı. Bursa tekfurunun topladığı birliği dağıttı.Sonra da bu Sehri aldı. (1326) Osman Bey, Bursa'nın fethinden sonra aynı senede vefat etti.Osman Bey'den sonra yerine oğlu Orhan Bey geçti. Orhan Bey de fetihlere devam etti. Bizanslılardan İznik ve İzmit'i aldı. İznik kuşatması sırasında kalenin yardımına gelen Bizans ordusu yenildi ve Karesi Beyliği, Osmanlıların eline geçti. Bizans İmparatoru olmak isteyen Kantakuzenos'a yardım gönderildi. Sonra sırasıyle Çimbi Kalesi, Gelibolu, Bolayır, Malkara, Çorlu ve Tekirdağ ele geçirildi. Ankara ahilerden alındı.Osmanlı Devletinde para ilk defa bu devirde basıldı.Orhan Gazi 1362'de ölünce yerine oğlu I.Murad geçti. Ankara ahileri'Şehire hâkim oldular. I.Murad hemen Ankara üzerine yürüdü ve şehri geri aldı. (1363) Sonra Çorlu ve Lüleburgaz'ı ele geçirdi. Kumandanlarından Evranos Bey ve Hacı İlbeyi de Malkara, Keşan, İpsala, Dedeağaç ve Dimatoka'yı Osmanlı topraklarına kattılar. Lala Şahin Paşa da Edirne'yi aldı. Filibe ve Gümülcine de Osmanlıların eline geçti. Bunun üzerine Haçlılar Edirne'ye yürüdüler. Fakat Hacı İlbeyi Haçlıları perişan etti.Sonra Kızılağaç, Yanbolu, İhtiman, Samokov, Aydos, Karnabat, Sozapol ve Hayrabolu alındı. Bulgar Kralı, Osmanlı himayesine girdi. Kızkardeşi Prenses Marya'yı I.Murad'a verdi.Çirmen'de Sırplar yenilgiye uğratılınca (1371), Sırp despotu Osmanlılara bağlandı ve yılda 50 okka gümüşle, savaşlarda yardımcı asker vermeyi kabul etti. (1381) I.Murad, sonra Bursa'ya döndü. Oğlu Bayezid'i,Süleyman Şah'ın kızıyla evlendirdi. Kütahya, Tavşanlı, Simav ve Emet gelinin çeyizi olarak Osmanlılara verildi. Akşehir, Yalvaç, Yenişehir, Karaağaç ve Eğridir Hamidoğlu Hüseyin Bey'den satın alındı. 1385'de Timurtaş Paşa, İştip, Manastır ve Ohri'yi ele geçirdi. Bulgaristan'da Sofya ve Niş Osmanlı hakimiyetine geçti. Sırp Kralı ve Bosna Kralı, Hırvat ve Arnavut Prensleri, Osmanlılara karşı birleşti ve 30.000 kişilik bir kuvvetle, Timurtaş Paşa'yı Ploşnik'te yendiler.Bundan yararlanmak isteyen Avrupa'lılar, Haçlı Birliği kurdular. I.Murad, daha Haçlılar birleşmeden Ali Paşa ile Bulgar Kralını ve Dobruca Prensinin kuvvetlerini yenerek onların Haçlılarla birleşmesini önledi. (1388) Sonra I. Murad Rumeli'ye geçti ve iki ordu Kosova'da karşılaştı. Haçlılar yenildi. Savaştan sonra I.Murad bir Sırplı tarafından şehid edildi. (1389) Yerine oğlu Bayezid geçti. I.Murad'ın ölümünden faydalanmak isteyen Anadolu'da Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları, Hamidoğulları Beylikleri, Osmanlılara savaş açtılar. 1389'da Yıldırım Bayezid,onların Anadolu'daki hâkimiyetlerine son verdi. Bir sene sonra da Karamanlılar'la, Beysehir'i Osmanlılara bırakmak şartıyle barış yapıldı. Yıldırım Bayezid, 1396'da İstanbul'u kuşattı. Bu kusatma yeni bir Haçlı seferine sebep oldu. Niğbolu'da savaş Haçlıların yenilgisiyle sonuçlandı. Sonra İstanbul kusatmasına devam edildi. Anadolu Hisarı yapıldı. İstanbul kuşatmasm vezir Ali Pasa'ya bırakan Yıldırım, Anadolu'ya geçerek,Konya'yı Osmanlı topraklarına kattı. Kadı Burhaneddin'in ülkesi ve Malatya ele geçirildi.Yıldırırn Bayezid, Anadolu'da bulunduğu sırada "Boucicant" kumandasında bir donanma İstanbul'a yardıma geldi. İstanbul'u Türklerin kuşatmasından kurtardı ve şehir yakınındaki kaleleri geri aldı. Yıldırım Bayezid buna çok üzüldü. 1400'de İstanbul'u yeniden kuşattı. Bu defa da Timur'un Anadolu'ya girmesi kuşatmayı kaldırmasına sebep oldu. Anadolu'ya giren Timur, Sivas'ı alarak yağmaladı. Oradan Doğu Anadolu ve Suriye'ye döndü. Yıldırım ordusunu topladı ve 1402'de Timur ile Ankara'da karşılaştı. Savaş Bayezid'in yenilmesi ve esir olması ile sonuçlandı. 1403'de Yıldırım Bayezid öldü. Onun ölümünden sonra, oğullarından Süleyman Rumeli'de, İsa Çelebi Balıkesir'de. Mehmed Çelebi Amasya'da ve Musa Çelebi Bursa'da padişahlık ilân ettiler. Sonunda Çelebi Mehmed tek hâkim durumuna girdi. Fakat 1421'de vefatı üzerine yerine oğlu II.Murad geçti. Kardeşi Mustafa'nın isyanını bastırdı. Bizans'ı kuşattı. Venediklilerle savaştı. Eğriboz'a ve Mora'ya akınlar yapıldı. 1430'da Selânik, Venediklilerden alındı. Eflak ve Sırbistan yeniden Osmanlı Devletine bağlandı. (1437) Hamidili, Taşili, Konya, Beyşehir alındı. II.Murad tahtı oğlu Mehmed'e bıraktı. Bu ise Haçlıların yeni saldırılarına sebep oldu. II.Murad, Osmanlı ordusunun bayna tekrar geçerek Haçlıları Varna'da yendi ve yeniden padişah oldu. 1448'de bir Haçlı ordusunu da Kosova'da yendi. II.Murad buradan Arnavutluk'a bir sefer yaptı. Akçahisar kuşatıldı, fakat alınamadı.1451'de Il. Murad ölünce yerine oğlu Mehmed padişah oldu. II.Mehmed, Rumelihisarn yaptırorak İstanbul'u kuşattı. 53 gün süren bir kuşatmadan sonra sehri fethetti. (29 Mayıs 1453) Sırbistan ve Mora ele geçirildi. Ege'de Limni, Toşoz, Midilli, İmroz ve Eğriboz Osmanlıların eline geçti. Fatih Sultan Mehmed sonra 1461'de Trabzon Rum İmparatorluğu'na son verdi. Kırım'daki Ceneviz Kolonileri ele geçirildi. Kırım Osmanlı Devletine bağlandı. 1473'de Akkoyunlular'a karşı sefere çıkıldı. Fatih Sultan Mehmed Otlukbeli'nde Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ı kesin olarak yendi. Fırat Nehrine kadar bütün Anadolu, Osmanlıların eline geçti. 1474'de Karaman Beyliği'ne son verildi. 1480'de Gedik Ahmed Paşa, İtalya'nın fethi için çıktı. Otranto Kalesi'ni ele geçirdi. Fatih'in ölümü üzerine İtalya'nın fethi mümkün olmadı. Fatih 1481'de Mısır seferine çıktı. Fakat Gebze'de öldü. Yerine oğlu Bayezid geçti. Cem Sultan Bayezid ile mücadele etti. Gem Sultan Rodos şövalyelerine, oradan da Papa'ya sığındı.Napoli'de 1595'de öldü. Cem Avrupa'da bulunduğu sırada, Bayezid önemli seferlere girişmekten çekindi. Bayezid zamanında Hersek ve Boğdan Osmanlı hâkimiyetine girdi.Memlüklar'la Çukurova'da 1485'de başlayan savaşlar altı sene sürdü. Savaşlar Tunus hükümdarının aracılığı ile sona erdi. Çukurova'da Osmanlıların eline geçirdiği yerler, Mekke ve Medine vakfı olduğundan,Mısırlılara geri verildi. Mora'da Inebahtı, Modon, Koron ile Adriya kıyılarındaki Draç Limanı ele geçirildi. Sah İsmail, şii mezhebiyle ilişkisi dolayısıyle, Sah Kulu isminde bir kimse vasıtasıyla, Anadolu'da isyan karttı. Asiler, Hadım Ali Paşa kumandasındaki orduya yenildiler. Bayezid'in son zamanlarında oğulları arasında saltanat mücadelesi başladı.Yeniçeriler, kahramanlığına ve cesaretine hayran oldukları Yavuz Selim'in tarafm tuttular. 1512'de Bayezid, tahtı Selim'e bırakmak zorunda kaldı.Yavuz, Anadolu'da büyük bir nüfuz sahibi olan sii'lere karşı harekete geçti. Devlete isyan eden 40.000 kisiyi öldürttü. Sonra da Sah İsmail'e savaş açtı. Çaldıran'da yapılan savaşta, Şah İsmail yenildi. Doğu Anadolu Osmanlıların eline geçti. Sonra Dulkadiroğulları'mn ülkesi ile Maraş ve Elbistan fethedildi. Memlüklar önce Merci Dabık'da (1516),sonra da Ridaniye'de (1517) yenildiler. Suriye, Mısır ve Hicaz Osmanlı idaresine geçti. Yavuz Sultan Selim yeni sefer için Edirne'ye giderken Çorlu'da öldü. (1520) Yerine oğlu Süleyman hükümdar oldu.Mısır'da "Canberdi lsyanı" bastırıldı. Belgrad ve Rodos Osmanlı topraklarına katıldı. lohac;'ta yapılan savaşta Macar ordusu yenildi. Macaristan Osmanlı Devleti'ne bağlı bir krallık haline getirildi. 1529'da Viyana kuşatıldı. Fakat şehir alınamadı. Osmanlı ordusunun çekilmesinden sonra, Avusturya'lıların Budin'i tekrar almaya teşebbüs etmeleri üzerine Kanuni 1532'de Alman Seferine çıktı. Avusturya toprakları yağmalandı. Avusturya'lılar ile 1533'te barış yapıldı. Sadrazam Ibrahim Paşa Iran'a gönderildi. Sonra kendisi de hareket etti.Tebriz ve Bağdat alındı. Bundan sonra Akdeniz seferleri başladı. Venedik'e savaş açıldı. Kanuni karadan, Barbaros Hayreddin ise denizden hareket etti. 1537'de Korfu Adası kuşatıldı, fakat alınamadan geri dönüldü. Bir yıl sonra da Barbaros Preveze'de, Hıristiyan donanmasını yenerek Osmanlı Imparatorluğu'nun Akdeniz hâkimiyetini sağladı. Bu sırada Mısır Valisi Hadım Süleyman Paşa, Hint Okyanusu'nda Portekizlilerle savaştı. 1540 yılında Macaristan bir Türk eyaleti haline getirildi. 1543'te Barbaros Hayreddin Paşa, Fransa Kralı I. François'e yardım etmekle görevlendirildi. Barbaros, Osmanlı donanmasına katılan Fransız donanmasıyla birlikte, Niş'i bombardıman etti. Bu arada Kanuni de Estergon Kalesi'ni aldı. Ertesi sene de Iran üzerine hareket edildi. Şah Tahmasp, padişahın karşısına çıkmaya cesaret edemediği için, birçok kale alındı.1552'de Şah Tahmasp yeniden saldırdı. Osmanlı ordusu, Nahçivan'a kadar ilerledi. Sonra geri dönüldü. Şâhın elçisi gelerek barış yapılmasını istedi. Azerbeycan, Doğu Anadolu, Irak Osmanlılarda kaldı. Kanuni 1566'da Zigetvar Kalesi'ni almak üzere yola çıktı. Kuşatma devam ettiği sırada öldü. Ölümünden kısa bir süre sonra da kale alındı. Yerine oğlu Selim geçti. Selim zamanında Kıbrıs ele geçirildi. (1570) Osmanlı donanmasının büyük bir kısmı, Inebahtı'da Haçlılar tarafından yok edildi. Il.Selim 1574 yılında vefat edince, yerine oğlu Ill. Murad geçti. Sokullu Mehmed Paşa sadrazamlıkta bırakıldı. Iran'la 12 yıl süren savaşlar, Osmanlıların üstünlüğü ile sonuçlandı. 1590'da Istanbul Anlaşması yapıldı.Tebriz, Karabağ, Gence, Kars, Tiflis, şehrizor, Nihavend, Luristan Osmanlı hâkimiyetine geçti. Osmanlı - Avusturya savaşları yeniden başladı ve Osmanlı Devleti'ne bağlı olan Erdel Kralıyla, Eflak ve: Boğdan Voyvodaları da Avusturya İmparatoru Rudolf ile birleşerek, Osmanlı Devleti'ne isyan ettiler. Bu savaşlar sırasında III.Murad öldü. Yerine oğlu Mehmed geçti(1595). 1596'da Eğri Kalesi alındı. Hâçova'da Avusturya ordusu yenildi. Bundan sonra Kanije Kalesi alındı. 1601'de Avusturya'lıların kaleyi geri almak için giriştikleri saldırılar, Tiryâki Hasan Paşa'nın başarılı savunması karşısında bir sonuç vermedi. Sonra Estergon Kalesi alındı. Erdel, Eflâk ve Boğdan tekrar Osmanlılara bağlandı. 1606'da Avusturya ile Zitvatorak Anlaşması yapıldı. Eğri, Kanije, Oyvar Osmanlılara geçti.Avusturya savaşı devam ederken III.Mehmed öldü. Yerine oğlu I.Ahmed geçti. 1603'te Osmanlılar Avusturya savaşları ile uğraşırken, İran Şahı Osmanlı topraklarına saldırdi. İran savaşlarının bu ikinci safha" sına da, İstanbul'da yapılan bir antlaşmayla son verildi. Iran'lılar her yıl Osmanlılara iki yüz yük ipek vermeyi kabul ettiler. Şah Abbas 200 yük ipeği vermeyince, İran'a tekrar savaş açıldi. Bu defa bir başarı elde edilemedi. 1618'de yapılan yeni bir antlaşma ile savaşlara son verildi. Bu arada Anadolu'da Celâli Isyânları başladı. Devleti Aliyye zayıflamaya yüz tuttu. Askeri başarılar azaldı. Karayamcı, Deli Hasan, Tavil Ahmed,Kalenderoğlu, Canbuladoğlu gibi Celâli reisleri, senelerce merkez idâresine ve kapıkulu askerlerine karşı savaştılar. Bu isyanlar Kuyucu Murad paşa zamanında bastırıldı. I. Ahmed'den sonra tahta geçen I. Mustafa,hâstaydı. Bu yüzden tahttan indirildi. Yerine Il. Osman pâdişah oldu.Il: Osman zamanında Lehistan kazaklarının Osmânlı topraklarına saldırmaları yüzünden meydana gelen savaşa Il. Osman da katıldı. Il. Osman bu savaşta yeniçerilerin disiplinsizliğini gördü ve onları ortadan kaldırmaya, yeni bir askeri teşkilât kurmaya karar verdi. Yeniçeriler isyan ettiler. 1622'de Il. Osman tahttan indirildi ve öldürüldü. Yerine ikinci defa I. Mustafa getirildi. I. Mustafa kısa bir süre sonra tahttan indirilerek yerine IV. Murad padişah oldu. İran'la savaş yeniden başladı. 1624'de Bağdat İran'lılar tarafından ele geçirildi. Anadolu'da Abaza Mehmed Paşa İsyanı, İstanbul'da ise Kapıkulu Ocakları'nın isyanı çıktı. IV. Murad sıkı bir disiplin kurdu ve kanlı temizlik hareketleriyle asayişi yeniden sağladı. Devlet nizamına bir çekidüzen verdikten sonra, birinci İran seferine Cıktı. Revan'ı İran'lılardan geri aldı. İkinci İran seferinde de Bağdat'ı ele geçirdi. IV. Murad 1640'da ölünce, yerine kardeşi İbrahim geçti.1645'de başlayan Girit Savaşında, Hanya Kalesi alınmakla birlikte adanın büyük bir kısmı Venediklilerde kaldi. Venedikliler donanmalarıyla Osmanlı kıyılarına saldırdılar. Bu arada Sultan İbrahim tahttan indirildi,yerine oğlu IV. Mehmed geçti. İstanbul'da kapıkulu ocakları, Anadolu'da Celâli isyanları ve Girit'te toprak kayıpları devam .etti. 1656'da Köprülü Mehmed Paşa. sadrâzâm oldu. Köprülü Mehmed Paşa, IV. Murad devrindeki gibi Osmanlı Devletine eski kudretini kazandırdı. Istanbul'daki âsiler temizlendi. Venedikliler üstüne yüründü. Venedik donanması yenilerek adalar geri alındı. Sonra Osmanlı Devletine isyan etmiş olan Erdel Kralı üstüne bir sefer yapıldı. Yanova Kalesi ve daha bazı kaleler alındı. Abaza Hasan Paşa isyanı bastırıldı. 1661'de Köprülü Mehmed Paşa'nın ölümünden sonra yerine oğlu Fazıl Ahmed Paşa sadrâzâm oldu. Avusturya'ya savaş açıldı ve Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, "Serdâr-ı Ekrem"tâyin edildi. Uyvar ele geçirildi. 1664'de Zerinvar Kalesi alındı. Fazıl Ahmed Paşa sonra Girit'e hareket etti. Kandiye Kalesi ele geçirildi ( 1669).Bazı küçük kaleler Venediklilerde kalmak şartıyle Girit Adası Osmanlı Devletıne geçti. Kazaklara saldıran Lehistan'a karşı bir sefer yapıldı. Kamaniçe Kalesi ele geçirildi. Fazıl Ahmed Paşa 1676'da öldü ve yerine Kara Mustafa Paşa sadrâzâm oldu. Rusların eline geçmiş olan Çehrin Kalesi geri alındı.1683'de Avusturyâ'ya savaş açıldı. Viyana ikinci defa kuşatıldı. Kırım Hanının ihâneti yüzünden, Viyana'nın yardımına gelen Lehistan Kralı Osmanlı ordusunu yendi. Avusturya, Venedik ve Lehistan Osmanlı Devletine karşı birleşti. Daha sonra bu ittifaka Rusya da katıldı. Osmanlı Devleti yenildi. 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşmasıyla Tamyvar dışında kalan bütün Macaristan Avusturya'ya, Mora Venedik'e, Podolya ve Kamaniçe Lehistan'a, Azak Kalesi de lstanbul Anlaşmasıyle Rusya'ya bırakı1dı. (1700)Düzen yeniden bozuldu. İstanbul'da ve Anadolu'da birçok isyan çıktı. IV. Mehmed tahttan indirildi. Karlofça ve İstanbul Antlaşmalarıyla uğranılan kayıpların giderilmesi için teşebbüse geçildi. İsveç Kralı'nın Osmanlı topraklarına sığınması ve yardım istemesi sebebiyle 1710'da Osmanlı Devleti, Rusya'ya savaş açtı. Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa mandasındaki Osmanlı Ordusu Prut'ta Rus Ordusunu yendi. Savaştan sonra yapılan Prut Antlasmasıyle (1711) İstanbul Antlaşması uyarınca Ruslara verilmiş olan yerler geri alındı. Sonra Venedik'e savaş açıldı.(1714) Karlofça Antlaşmasıyla Venedik'e geçmiş olan Mora ve öteki ada1ar geri alındı.1716'da Avusturya ile savaş başladı ve büyük kayıplar verildi. Avusturya'lılar Tamyvar'ı ve Belgrad'ı ele geçirdiler. 1718'de Pasarofça Antlaşmasıyle savaşlara son verildi. Sonra Lâle Devri başladı. (1718 - 1730)Matbaa da bu devirde açıldı. 1723'de başlayan İran savaşlarında, Kafkasya ve Irak'a sınır olan Iran topraklarında önem!i yerler Osmanlı ordusunca ele geçirildi. Savaşa 1727'de Hemedan Antlaşmasıyle son verildi. Il. Sah Tahmasp tahta geçince, Osmanlılara geçen Hemedan ve Tebriz'i geri aldı. Istanbul'da Patrona İsyanı çıktı. İbrahim Paşa öldürüldü. Ill. Ahmed tahttan indirildi. Yeni padişah I. Mahmud zamanında da savaşlara devam edildi. Bu sırada Ruslar Azak kalesini aldılar ve Kırım'ı isti1â ettiler. Kırım Şehirlerinden Bahçesaray, Akmescid, Gözleve Ruslar tarafından tahrip edildi. Avusturya da Osmanlı Devletine karşı savaş açtı. Osmanlı kuvvetleri bu savaşlar sırasında, özellikle Avusturya cephesinde düşmana başarıyla karşı koydu. 1739'da Belgrad Antaşmasıyla, Belgrad ve Semendire tekrar Osmanlılara geçti. Avusturya ile barış yapılmasından sonra Rusya da barış istedi. Antlaşmaya göre; Azak Kalesi yıkıldı ve her iki devletin tasarrufundan çıktı. Rusya'nın Karadeniz ve Azak Denizinde savaş ve ticaret gemisi bulundurmayacağı kabuledildi. Fransa'ya büyük imtiyazlar verildi. Bu defa yine İran gailesi çıktı.İran Şahı Şii'liğin de Kâbe'de, dört sünni mezhep yanında temsil edilmesi için özel bir yer istedi. Osmanlı Devleti bu isteği kabul etmediğinden, lran ile yeniden savaş başladı. (1742) bu savaşlar Osmanlı Devletinin kazanmasıyla sonuçlandı. 1768'de Rusya ile yeni bir savaş başladı.Osmanlı orduları ağır yenilgilere uğradı. Kırım, Eflak, Boğdan Ruslar tarafından istilâ edildi. Mara Rumları Osmanlı Devleti aleyhine ayaklandı.Ceşme'deki Osmanlı donanması, Rus donanması tarafından yakıldı. 1774'de bu savaşlar Küçük Kaynarca Antlaşması i1e son buldu. Bu antlaşma gereğince; Kırım Osmanlı Devletinden ayrılıyor, Aksu ırmaği iki devlet arasında sınır oluyor, Kafkasya'da bir kısım toprak Ruslara bırakılıyordu. Bu senelerde yine Akka'da ve Arabistan'da isyanlar çıktı.1783'de Ruslar Kırım'ı tamamen aldılar. Bu arada Osmanlı Devletinde askeri istilah1ara girişildi. Mühendishanei Bahri Hümayun açıldı. 1787'de Kırım'ın yeniden alınması için Rusya'ya savaş açıldı. Avusturya da hemen Rusya'ya yardıma koştu. Osmanlı orduları iki cephede savaşmak zorunda kaldı. Avusturya'ya karşı başarılı sonuçlar alındı. Fakat Rusya karşısında savaşlar başarısızlıkla sonuçlandı. Fransız devrimi ve Osman1ı Prusya Ant1aşması, Avusturya'yı savaşı durdurmak zorunda bıraktı. Avusturya ile Ziştovi Antlaşması imzalandı.Antlaşma gereğince Avusturya Osmanlılardan aldığı toprakları geri verdi. 1792'de Osmanlı Rus savaşı Yaş Antlaşması ile sona erdi. Özi Rusya'ya bırakıldı. Rusya da savaşlar sırasında işgal etmiş olduğu kale ve şehirleri geri verdi.Osmanlı Devleti Kırım'ı alma isteğinden vazgeçti.Bu savaşlar devam ederken, Osmanlı tahtına Ill. Selim geçti. Selim şehzadeliğinde ve padişahlıgı dönemindeki iki büyük savaşta, Osmanlı ordularının Avrupa devletlerinin ordularına göre geri kaldığını gördü. Yeniçeri Ocağından ayrı, "Nizam-ı Cedid" adında yeni bir ordu kurdu. Yeniçeri Ocagı, Topçu ocağı, Humbaracı ocağı ve Tımarlı Sipahiler ile donanma yeniden düzenlendi. Londra, Paris, Viyana, Berlin gibi Avrupa'nın büyük başkentlerinde devamlı elçilikler kuruldu. 1789'da Mısır Fransa'nın saldırısına ugradı. Mısır kolaylıkla Fransızlar tarafından işgal edildi. Bu işgal karşısında Osmanlı Devleti önce Rusya, sonra da Ingiltere ile, Fransa'ya karşı anlaştı. Fransızlar tarafından işgal edilmiş olan adalar geri alındı.1799'da Napolyon, Suriye'yi almak için Akka Kalesini kuşattı. Fakat yenilerek Mısır'a geri çekildi. Bundan sonra da Osmanlı Ingiliz kuvvetlerine karşı koyamadı ve Mısır'ı boşalttı. 1806'da Ruslar Eflak - Boğdan'a saldırdılar. İngiltere Osmanlı Devletini Rusya ile barışa zorlamak için, donanması Çanakkale Boğazından geçirerek Istanbul önlerine gönderdi.Fakat bu tehdit, bir sonuç vermedi. Ingiliz donanması geri çekilmek zorunda kaldı. Ingilizler Mısır'a çıkarma yaptı. Rus donanması da Bozca ada'yı ele geçirdi. Bu sırada İstanbul'da Kabakçı Isyanı çıktı. Ill. Selim tahttan indirildi ve öldürüldü. Yerine IV. Mustafa geçti. Fakat Alemdar Mustafa, IV. Mustafa'yı tahttan indirerek, yerine Il. Mahmud'u geçirdi.Kendisi de sadrazam oldu. Yeni bir ordu kuruldu ve adına "Sekban-ı Cedid" denildi. Yeniçeriler Babıâli'yi basarak, Alemdar Mustafa'yı öldürdüler. (1808) Âsiler bu arada Il. Mahmud'u tahttan indirerek yerine IV. Mustafa'yı padişah yapmak istediler. Fakat Il. Mahmud kardeşi IV. Mustafa'yı öldürttü. Sekban-ı Cedid de kaldırıldı. Bu sırada Osmanlı Rus savaşı devam ediyordu. Rusçuk, Yergöğü ve Niğbolu'yu alan Ruslar Lofça'ya girdiler. Savaşa 1812'de Bükreş Antlaşması ile son verildi. Prut ırmağı iki devlet arasında sınır kabul edildi. Anadolu sınırı da değişmedi. Eflak Boğdan Osmanlı Devletine geri verildi. Mora Rumları ayaklandı. Bütün Mora âsilerin eline geçti. Mora ve Girit valilikleri Mehmed Ali Paşa'ya verildi. Mora'da. âsilerin eline geçmiş olan şehir ve kasabalar geri alındı.Buna Ingiltere, Rusya ve Fransa tepki gösterdi. 1827'de bu üç devlet Navarin'de Osmanlı - Mısır donanmasını yaktı. Rusya da savaş ilân etti.Ruslar Eflak ve Boğdan'ı aldı. Kalas, Ibrail, Isakçı, Tolçi, Maçin ve Silistre Kalelerini ele geçirdiler ve Edirne'ye kadar ilerlediler. Doğu Anadolu'da da Erzurum'a kadar geldiler. 1829'da Edirne Antlaşması yapıldı.Doğu Anadolu'da Anapa, Poti, Ahıska Ruslara bırakıldı. Rumeli'nde işgal edilen yerler Osmanlılara geri verildi. 1830'da Osmanlı Devleti, bağımsız bir Yunan Devleti'nin kurulmasını da kabul etti. Cezayir Fransa tarafından işgal edildi. Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa da isyan etti. Mısır ordusu Kütahya'ya kadar ilerledi. Mehmed Ali Paşa'ya karşı Il. Mahmud Rusya'dan yardım istedi. 1833'de Kütahya barışı yapıldı. Buna göre : Suriye Valiliği Mehmed Ali Paşa'ya, Adana Valiliği de Ibrahim Paşa ya verildi. 1839'da Mısır'la yeniden savaş başladı. Nizip'te Osmanlı ordusu yenildi. Bu arada Il. Mahmud öldü. Yerine oğlu Abdülmecid geçti.Avrupa devletleri, Mehmed Ali Paşa'ya çok baskı yaptılar. Suriye Valiligini terkettirdiler. Boğazlar 1841'de bütün savaş gemilerine kapatıldı. 1839'da Tanzimat Fermanı ilân edildi ve bu ferman birçok yenilikler getirdi. Böylece Osmanlı Imparatorluğu'nda Tanzimat Devri başladı.Bu arada Lübnan meselesi ortaya çıktı. 1846'da Lübnan Fransa'nın müdahalesiyle iki kaymakamlı hale geldi. Yine bu sıralarda Eflak ve Bogdan'da ihtilâller çıktı. Osmanlı Devleti bu hareketleri Rusya'nın yardımıyla bastırdı. Avusturya'ya isyan ederek Osmanlı Devletine sıgınan Macar mülteciler, Avusturya ve Rusya'nın bütün baskılarına ragmen, onlara teslim edilmedi. 1853'de Kırım Savaşı başladı. Osmanlı Devleti Tuna boyunda tek başına, Kırım'da ise Fransa ve Ingiltere ile birleşerek, Rusya'ya karşı savaştı. 1856'da Paris Antlaşmasıyla savaş sona erdi.1860'da Fransa, Lübnan ve Suriye'ye birlikler gönderdi. Lübnan için yeni bir nizamname hazırlandı. Bu sırada Abdülmecid öldü ve yerine Abdülaziz geçti, Onun tahta geçmesinden sonra, Balkanlarda yeni karışıklıklar oldu. Osmanlı Devleti, Balkanların isteklerini kabuI etmedi ve isyan bastırıldı. İsyanın bastırılmasından sonra Girit'te ayaklanma oldu.1868'de bir fermanla, Girit'in yeni düzeni ilân edildi.1876'da Abdülaziz tahttan indirilerek, yerine V. Murad geçirildi. V.Muradın akli dengesi bozuktu. 90 gün sonra onun da yerine Il. Abdülhamid geçirildi. Sırbistan Osmanlı Devletine karşı savaş ilân etti. Sonra Karadağ da Sırbistan'a katıldı. Osmanlı orduları, Abdülkerim Nadir Paşa ve Muhtar Paşa kumandasında, Sırbistan ve Karadağ ordularını yendiler. Sırp ordusu, Cernayev'in teşvikiyle Prens Milan'ı Kral iIan ederek,savaşa yeniden başladı. Osmanlı ordusu, Sırpları tekrar yendi. Osmanlı Devleti, Rusya'nın isteği üzerine savaşları durdurdu. 23 Aralık 1876'da İstanbul'da konferans başladı. Aynı gün, Osmanlı Devleti I. Meşrutiyeti ilân etti. Konferans bir karar alınamadan dağıldı. Sonra 1877 - 1878 Osmanlı Rus savaşı çıktı. Savaşlar, Balkanlarda ve Anadolu cephesinde yapıldı. Ruslar, Ayastefanos ve Erzurum'a kadar ilerlediler. Önce Ayastefanos, sonra da Berlin Antlaşmaları imzalandı. Abdülhamid Han, Meclis-i Mebusan'ı dağıtarak idareyi eline aldi. Berlin Kongresi başlamadan önce de Ingiltere, Kıbrıs'ı işgal etti. Avusturya, Bosna - Hersek'i. Fransa Tunus'u, Ingiltere de Mısır'ı aldı. Doğu Rumeli eyaleti de Bulgaristan'a bağlandı. (1885)Albay Bassos kumandasında 10.000 Yunanlı,Girit'e çıktı. Girit müslümanları öldürülmeye başlandı. 1891'de Albay Bassos, adayı Yunan Kralı adına ele geçirdiğini ilân etti. Yunanistan, Rumeli sınırında Osmanlı sınırına saldırdı. Bu saldırılar karşısında, Osmanlı Devleti Yunanistan'a savaş açtı.Edhem Paşa kumandasındaki Osmanlı orduları, birçok savaşta Yunan ordularını yendi. Yunanistan barış istemek zorunda kaldı ve 1897'de Tanbul Barışı imzalandı. Bir müddet sonra Girit de Osmanlı Devletinden ayrılmış oldu. Makedonya'da 1902'de ihtilâl .çıktı. Il. Abdülhamid Han,Hüseyin Hilmi Paşa'yı Selânik, Manastır ve Kosova müfettişi tayin etti.1908'de Meşrutiyet yeniden ilân edildi. Çok geçmeden de Il. Abdülhamid Han tahttan indirildi. Bu ise Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması için atılan son adım oldu. Italya, Trablusgarp'a saldırdı. Oniki ada İtalyan donanması tarafından işgal edildi. Trablusgarp ve oniki ada, Italya'ya bırakıldı. Osmanlı orduları, dört Balkan devleti karşısında yenilgiye uğradı. Balkan devletleri, Çatalca'ya kadar geldiler. 30 Mayıs 1913'de Londra'da imzalanan antlaşmaya göre; Midye - Enez hattı Osmanlı Devletinin sınırı oldu. Edirne, Bulgaristan'da kaldı. Girit de elden çıktı. Bir müddet sonra Osmanl! Devleti, Kırklareli ve Edirne'yi geri aldı. Balkan savaşlarından sonra, Birinci Dünya Savaşı çıkti. Osmanlı Devleti, Almanya'nın yanında Fransa, Ingiltere ve Rusya'ya kary savaşa girdi. (11 Kasım 1914) Savaş 4 yıl sürdü. Anadolu'da Ruslara, Irak, Suriye, Filistin ve M!sır'da Ingilizler'e kary savayldı. Almanya, Avusturya ve Bulgaristan ile birlikte Osmanlı Devleti de, İngiltere - Fransa karşısında yenik düştü. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalanarak savaşlara son verildi. Bu sırada V. Mehmed Reşad ölmüş ve yerine IV. Mehmed Vahidüddin padisah olmuştu. Mütarekeden sonra İttihat ve Terakki ileri gelenleri, memleketi terk ettiler. Itilâf devletleri, Istanbul'a girdi. Kars Ermeniler, Ardahan Gürcüler, Antalya Italyanlar, İzmir Yunanlılar, Urfa,Antep, Maraş ve Adana Fransızlar tarafından işgal edildi.Bu arada Anadolu da yeni bir- idare oluşturuldu. 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi toplandı. Elde kalan toprakların müdafaa ve korunması, Meclis tarafından deruhte edildi. 1908'de Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesinden sonra, devlet idaresinde hiç fonksiyonu kalmayar padişahlık, 1 Kasım 1922'de kaldırıldı. Osmanlı Hanedanıın bütün fertleri için yurt dışına çıkarılma kanunu yapıldı ve Osmanlı ailesinin bütün fertleri, Türkiye'yi terkettiler.Osmanlıların saltanatı bir tek sülaleden gelen tarihin en uzun ömürlü saltanatı olmuştur. Osmanlı Devletinin kurucusu bulunan Osman Beyin idareyi ele aldığı tarih olan 1281 tarihinden saltanatın kaldırıldığı tarih olan 1922 yılına kadar tam 641 sene saltanatları devam etmiştir. Osmanlılar ayrıca Yavuz Sultan Selim'in 1516 yılında halifelik ünvanını da almasından 1924 yılında halifeliğin kaldırılmasına kadar 407 sene müslümanların halifesi sıfatını da üzerlerinde taşımışlardır. Fakat şurası bir gerçektir ki gerek halifelik ve gerekse saltanat İkinci Abdülhamid'in tahttan indirilmesi ile tesirini tamamen yitirmiş bir mefhum haline gelmişti.Bu durum göz önüne alınacak olunursa Osmanlıların halifeliği 393 sene devam etmiştir ve İkinci Abdülhamid Hazretleri ile son bulmuştur. İkinci Abdülhamid Hazretleri Hazreti Ebü Bekir radıyallahu anh hazretlerinden itibaren 98. halife bugün son halife olarak bildiğimiz Abdülmecid ise 101.halifedir. 

Kaynak : menzil.net

İmparatorluğa Doğru

Sultan
Murad Hüdâvendigâr'ın şehid olması üzerine, cesareti ve savaş ânında olağanüstü hızlı hareketi yüzünden "Yıldırım" lâkabıyla anılan, oğlu Bayezid Han tahta çıktı. 1390 ve 91'de iki defa Anadolu seferine çıkan Yıldırım Bayezid, Saruhan, Germiyan, Menteşe, Aydın, Teke ve Hamidoğulları'nın topraklarını sınırlarına kattı. Karamanoğulları arazisinin büyük bölümünü alırken beyliğe dokunmadı. 1391'de Eflak seferine çıktı. Eflak ordusunu mağlup ettikten sonra Osmanlı ordusu, Tuna'nın öbür yakasına geçti. Selanik alındı. Mora üzerine giden akıncı kolları, sınırı hızla genişletirlerken, Macar kralı Sigismund emrindeki Haçlılar, Niğbolu önlerine geldiler. Haçlıların gayesi, Osmanlı Türkünü Avrupa'dan, hattâ Anadolu'dan atarak Kudüs krallığını yeniden kurmaktı. Ancak, Avrupa'nın irili ufaklı bütün milletlerinin Kudüs'e kadar uzanan yolda, daha ilk ciddî imtihanı vermek üzere Niğbolu'ya saldırdıkları sırada Bayezid Han harekete geçti. Niğbolu Savaşı sonunda Haçlıların zayiâtı 100 bin ölü ve 10 bin esir oldu. Niğbolu Savaşında Türkleri ilk defa tanıyan ve Yıldırım'ın kumandanlığına ve kahramanlığına hayran olan Korkusuz Jean, esaretten kurtulursa, bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceğine yemin etmişti. Buna karşılık Yıldırım Bayezid Han; "Bir daha benim aleyhimde silah kullanmamak için yaptığınız yemini size iade ediyor, sizi silahlarınızı elinize almaya ve bütün Hıristiyanları bize karşı toplamaya davet ediyorum. Bu suretle bana, yeni zaferlerle şan ve şeref kazandıracaksınız" diyerek kudretini ortaya koyuyordu.
Niğbolu Zaferinin en önemli sonucu, Bizans için bütün ümit kapılarının kapanmış olmasıydı. Artık Avrupa'dan hiçbir yardımın gelmesi beklenemezdi. Bundan sonra Yunanistan'a sefer düzenleyen Yıldırım Bayezid, Atina ve Mora'yı aldı. Hazret-i Peygamberin müjdesine kavuşmak için, İstanbul'u iki defa sıkı bir kuşatma altına aldı ise de, bunlardan birincisine Niğbolu Seferi, ikincisine ise
Timur Han mâni oldu. Fakat Hıristiyan batıya galip gelen Osmanlılar, kendileri gibi Türk ve Müslüman olan doğuya mağlup oldular. Kendisini Cengiz'in mirasçısı olarak gören ve Cengiz imparatorluğu topraklarının tamamına hâkim bir İslam devleti kurmak isteyen Timur Han, Altınordu Hanlığı gibi, Ankara civarında 20 Temmuz 1402'de, Osmanlı Devletine de büyük bir darbe vurdu ve Anadolu'yu tekrar parçaladı. Bu yenilginin sebepleri arasında, karşı tarafın da askerlik sanatı ve yiğitlik bakımından bu taraftaki Türk'e denk olması yanında, Osmanlıların o sırada henüz Anadolu'da birliği sağlayamamış olmalarının rolü büyüktü. Anadolu beyliklerine son verilmişse de, beylik yapısı tam olarak ortadan kaldırılamamıştı. Bununla beraber, Timur'un devleti onun ölümüyle dağılacak, fakat Osmanlıların kurduğu devlet, aradan on yıl geçtikten sonra, bütün şevket ve azametiyle devam edecektir.
Yıldırım Bayezid'in
Ankara Savaşı'nda esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayatına dayanamayarak, kederinden vefat etmesi üzerine (Mart 1403), şehzadeleri arasında taht kavgaları başladı. 1403'ten 1413 yılına kadar devam eden ve Fetret Devri denilen bu süre sonunda, kardeşleri İsa, Musa ve Süleyman çelebilere galip gelen Mehmed Çelebi, Osmanlıları tekrar bir idare altında toplamayı başardı. 1413-1421 yılları arasında, tek başına Osmanlı tahtını temsil eden Sultan Çelebi Mehmed, giriştiği muharebelere bizzat katılmasıyla meşhur oldu. Bu savaşlarda yara alan Padişah, azimli, cesaretli, dirayetli ve kadirşinastı (değer bilirdi). Zamanında affetmesini ve kalp kazanmasını da bilirdi. Aydınoğullarını, Candaroğullarını ve Karamanoğulları'nı itaat altına aldı. Fetret devrinde elden çıkan Rumeli'deki toprakların büyük bölümüne yeniden sahip oldu. Şeyh Bedreddin ve Mustafa Çelebi isyanlarını bastırdı. 35 yaş gibi devletine en verimli olabileceği çağda, kalp krizinden vefat etti (1421). Sultan Çelebi Mehmed, oğlu II. Murad'a, âdeta yeniden kurarak sağlam temellere oturttuğu bir devlet bıraktı. Bu sebeple kendisi, devletin ikinci kurucusu olarak bilindi.
Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan
II. Murad Han, 1430'da Selanik ve Yanya'yı fethetti. Varna ve Kosova'da Haçlılara karşı girdiği mücadelede, Türk tarihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu ortadan kaldırdı. Kazandığı zaferler ve fetihler neticesinde, devleti her zamankinden daha güçlü bir hale getirdiği gibi, İstanbul'un fethini de yakın bir imkân haline soktu. Bu hükümdar devrinde, Osmanlı merkezi, ilmin ve kültürün de merkezi oldu. Beyliklerdeki kültür faaliyetleri Osmanlı payitahtına (başkentine) taşındı ve her sahada pek çok eser yazıldı. Bilindiği kadarı ile, Osmanlı hükümdarları içinde adına en çok eser yazılan, Türkçecilik cereyanını destekleyen, âlimlere hürmet gösteren bu padişah, tezkirelerdeki kayıtlara göre, şâir padişahların da ilkidir.
Ayrıca Gazi ve âdil olan Sultan II. Murad Han, geride her yönüyle sağlam temellere oturmuş, kudretli bir devlet bıraktı. 1451 yılında vefat etti.
1402-1413 yılları arasında şehzadeler arası saltanat mücadelelerinin hüküm sürdüğü Fetret Devri bir yana, Sultan
Yıldırım Bayezid'in tahta çıkmasından, Sultan II. Murad Hanın vefatına kadar geçen zaman (1389-1451), Osmanlı imparatorluk temellerinin atıldığı bir devir olarak göze çarpar.
Osmanlı Devletinin, Timur darbesine maruz kalmasına ve bölünüp parçalanmasına rağmen, 50 yıl içerisinde bir imparatorluk haline gelmesinin sebepleri şunlardır:
1. Daha önce
Osman Gazi, Orhan Gazi ve Murâd-ı Hüdâvendigâr'da görüldüğü gibi, devleti idare edecek olan şehzadelerin yetiştirilmesine fevkalâde dikkat gösterilmesi. Ayrıca devrin en yüksek âlimlerinden din ve fen derslerini alan şehzadelerin, aynı zamanda savaşlara katılıp askerlik ve kumandanlık vasıflarını geliştirerek, babalarının yerini tutacak değere ulaşmaları.
Nitekim, babasıyla birlikte Rumeli ve Anadolu'daki bütün savaşlara katılan Yıldırım Bayezid için, Batılı tarihçiler; "Yıldırım Bayezid, bütün tarihin en büyük kumandanlarından biridir" (Benoist) ve "Yıldırım'ın dünya hakimiyetine doğru gittiğini görüyoruz. Ülkesinde demir bir disiplin, mükemmel bir nizam ve asayiş mevcuttur" (Lorga) demektedirler. Gerçekten Yıldırım'ın, 13 yıl gibi kısa bir zamanda, babasından devraldığı 500.000 kilometrekarelik ülkeyi 942.000 kilometrekareye ulaştırması, onun büyük bir kumandan olduğunu göstermektedir.
Yıldırım Bayezid Hanın,
Ankara Savaşı sırasında vaziyetin kötüye gittiği bir sırada, Timur kuvvetleri üzerine kasırga gibi atılan bir birliğe gözü takılır ve yanındakilere; "Kimdir bu gelenler?" diye sorar. Yanındakiler; "Padişahım, bunlar oğlunuz Şehzade Mehmed'in kuvvetleridir" derler. Bunun üzerine Yıldırım; "Berhudâr olsun. Kader hükmünü nasıl olsa icrâ edecek. Benim tahtım ona yâdigâr olsun. Onda, parçalanacak Osmanlı ülkesini birleştirecek cevheri görüyorum" demiştir.
Gerçekten de, Bayezid'in 14 yaşındaki en küçük oğlu Şehzade
Çelebi Mehmed, Amasya'da saltanatını ilan edecek ve ağabeylerine karşı giriştiği mücadeleyi kazanıp Osmanlı birliğini sağlayacak ve oğluna güçlü bir devlet bırakacaktır. Memleketi ve milleti bunca beladan, fitneden, düşman tehlikesinden ancak parlak bir zekâ, yüksek bir karakter kurtarabilirdi. İşte bütün bunlar Şehzade Mehmed'de henüz daha 14 yaşındayken toplanmıştı. Tarihçiler onu; "Birinci Mehmed; cömert, yumuşak huylu ve olağanüstü kuvvetliydi" ve "Çelebi Mehmed; cömert, dostlarına dost, din ve devlet düşmanlarına karşı gayet şedid idi" cümleleriyle anlatmaktadır.
Sultan Çelebi Mehmed'in ölümü ile, henüz 18 yaşında Osmanlı tahtına çıkan oğlu
II. Murad, saltanatın başında, devleti parçalayabilecek gaileler (amcası Mustafa Çelebi ve kardeşi Küçük Mustafa Çelebi hâdiseleri) ile karşı karşıya kaldı. Ancak o, devlet üzerinden bu tehlikeleri bertaraf ettiği gibi, gerçekleştirdiği fetihlerle, İmparatorluğun temellerini atmaya muvaffak oldu. Yetişmesine olağanüstü dikkat ve ihtimam gösterdiği ve Hacı Bayram-ı Velî'den, İstanbul'u fethedeceği müjdesini aldığı oğlu şehzade Mehmed'i (Fatih), idaresini görmek için 13 yaşında tahta çıkardı. Osmanlı tahtında çocuk bir padişahın bulunmasını fırsat bilerek bütün kuvvetlerini birleştiren Avrupa, Türkler üzerine yürürken, baba ile oğul arasındaki şu yazışmalar tarihe geçti. Oğlu Mehmed'in, ordunun başına geçmesi çağrısını, Murad Han reddetti ve devleti, milleti korumanın onun görevi olduğunu söyledi. Bunun üzerine Şehzade Mehmed, babasına; "Eğer Padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordunun başına geçin! Yok siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa edin!" şeklinde hitap ederek, ordunun başına geçmesini sağladı. Varna'da düşmanı bozguna uğrattıktan sonra; kendisini tebrik edenlere; "Zafer, oğlumuz Mehmed Hanındır. Biz onun emrinde bir kumandanız" cevabı pek mânidardır.
Görüldüğü üzere yükselme dönemlerinde Osmanlı şehzadeleri, 13-14 yaşlarına geldiklerinde, bir imparatorluğu idare edecek her türlü bilgi ve kabiliyete sahip bulunuyorlardı.
2.
Timur fırtınasına uğrayan Osmanlı-Türk Devleti, tarihte Fetret Devri diye anılan ve 12 sene devam eden taht kavgasına sahne olduktan sonra, daha sağlam bir şekilde yayılmaya ve yükselmeye başladı. Bu durum, Osmanlı Devletinin bir cihan hakimiyetine doğru sağlam temeller üzerinde kurulduğunu ve teşkilatlandığını göstermektedir.
Osmanlı İmparatorluğunun kudret kaynaklarından en önemlisi hiç şüphesiz, merkeziyetçi bir devlet oluşu idi. Osmanlılardan önceki
Türk hakan ve sultanları, devleti, hanedanın ortak malı kabul ettikleri için, hanedana mensup şehzade ve beyler arasında saltanat mücadeleleri eksik olmuyordu. Her ne kadar, ailenin en büyüğü, ulu bey unvanıyla merkezde oturuyor ve devletin diğer bölgelerinde hüküm sürenler ona bağlı bulunuyorlar idiyse de, bu gibi durumlarda devletin birliği, ancak, kudretli şahsiyetler sayesinde devam edebiliyordu. Devlet merkezinde en küçük bir zaafın vuku bulması durumunda, eyaletlerdeki şehzadeler veya kudretli beyler, derhal istiklal mücadelesine girişiyorlardı.
Türk tarihinde ilk defa olarak, Osmanlıların, merkeziyetçi bir devlet sistemiyle meydana çıkması, büyük bir siyasi inkılap oldu. Osmanlı hanedanı, diğer Anadolu beyleri gibi, menşe itibariyle göçebe olduğu ve millî gelenekleri muhafaza ettiği halde, devletin taksim edilemez, mukaddes bir varlık olduğunu kavramış, sağlam ve istikrarlı bir devlet teşkilatı vücuda getirmeyi başarmıştı. Rivayete göre, Osman Gazi ölünce, Orhan Gazi, hükümdarlığı kardeşi Alâaddin Paşa'ya teklif eder. Fakat Alâaddin Paşa; "Gel kardaş, ataların duâsı ve himmeti seninledür. Ânınçün kendü zamanında seni askere koşdılar... ve hem bu azîzler dahî bunu kabul itdiler" cevabıyla, hakimiyeti, daha lâyık olan Orhan Gaziye bıraktı. Böylece Osmanlı Beyliği, daha kuruluşunda bir saltanat mücadelesinden, bölünme ve sarsıntıdan kurtulmuş oldu.
Ancak, Birinci Murad Anadolu'da meşgulken, Rumeli kuvvetlerinin başında bulunan Şehzade Savcı, babasına karşı tehlikeli bir harekete girişti. Onun, Bizans prensi Andronikos'la birleşmesi bir ibret dersi oldu. "Fitne kıtalden daha şiddetlidir" düşüncesiyle hareket eden
Birinci Murad Han oğlunu öldürttü ve böylece Osmanlı tarihinde, ilk şehzade katli hadisesi meydana geldi. Âdil padişah Murad-ı Hüdavendigâr şehid olunca yerine geçen Yıldırım Bayezid de, aynı düşüncenin mahsulü olarak, kardeşi Yakup Çelebi'yi bertaraf etti. Fatih Sultan Mehmed ise, bir saltanat endişesi ve rakibi bulunmadığı halde, kendi adını taşıyan kanunnameye; "Evladımdan her kimseye saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem içün katletmek münâsibdür. Ekseri ulemâ dahî tecvîz itmişdür; anınla âmil olalar" maddesini koyarken, bu örfü kanunlaştırmıştır. Padişah olmak düşüncesiyle hareket eden şehzadeler, kendilerini en iyi şekilde hazırlıyorlardı. XVI. Yüzyılın başlarından itibaren, bu düşünce terk edilince, şehzadeler, vezirlerdeki fikir ayrılıklarına göre yönlendirildiler. Sultan Birinci Mustafa, tahtı istemediği halde padişah oldu. Sultan İkinci Osman, bu ayrılıklar sebebiyle öldürüldü. Bu durum, Sultan Abdülaziz'in ölümüne kadar gidecek ve Osmanlı Devletinde vezirler hakimiyeti ortaya çıkacaktır. Gerçekte şehzadenin şehzade ile değil de vezirlerle mücadelesi de, devlet için bir bahtsızlık olmuştur.
Padişahlar ve âlimler gibi, halk da, nizam-ı âlem düşüncesi, din ve devletin bekası kaygısı ile, zaruret halinde kardeş katlini tasvip ediyordu.
Kanunî devrinde Türkiye'ye gelen, İmparator Ferdinand'ın elçisi Busbecq; "Müslümanlarda, Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta durdukları, din ve devletin selameti ve bekasının, evlattan daha mühim olduğu" kanaatinin yaygın bulunduğunu bildirmektedir. Timur'un oğlu Şahruh'un, Çelebi Sultan Mehmed'e yazdığı bir mektupta; "Süleyman Bey ve İsa Bey ile mücadele ettiğinizi ve Osmanlı töresince onları bu fani dünyadan uzaklaştırdığınız haberini aldık. Ama, biraderler arasında bu usul İlhanî töresine münasip değildir" sözüne karşılık Çelebi Mehmed; "Osmanlı padişahları, başlangıçtan beri, tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar ve saltanatta ortaklığı kabul etmemişlerdir. On derviş bir kilim üzerinde uyur. Lâkin iki padişah bir iklime sığmaz. Zîra etrafta din ve devlet düşmanları fırsat beklemektedir. Nitekim, mâlum-u âlileridir ki, pederinizin arkasından (Ankara Savaşı) kâfirler fırsat buldu. Selanik ve başka beldeler, Müslümanların elinden çıktı" diye cevap vermiştir.
Yine,
Cem Sultan'ın ülkeyi paylaşma teklifine karşı İkinci Bayezid'in; "Bu kişver-i Rûm bir Ser-i Pûşîde-i arus-i pür nâmustur ki, iki dâmâd hutbesinde tâb götürmez" (Osmanlı Devleti öyle namuslu bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül edemez) cevabı, Osmanlıların nizâm-ı âlem mefkûresine bağlılıklarını göstermektedir. Bayezid Han bu cevabıyla saltanatı, namusun timsali olan geline benzetmiş, paylaşılamayacağına dâir duygularını belirtmiştir.
3. Osmanlı merkeziyetçi devlet sisteminde ikinci önemli husus,
timar sistemidir. Büyük Selçuklular, geniş askerî iktaları, kendilerine bağlı Türkmen beylerine veya sarayda yetişen köle kumandanlara veriyorlardı. Ancak bu Türk kumandanları, devletin zayıflamasıyla birlikte, Selçuklu İmparatorluğu içerisinde yeni devletler ve atabeylikler ortaya çıkarıyor, böylece devlet kısa bir süre sonra, üç beş parçaya bölünebiliyordu. Osmanlılar ise, Selçuklulardan devraldıkları bu mîrî toprak rejimini çok daha ileri ve mahirâne metodlarla olgunlaştırdılar. Bunun üzerine kurulan timar (ikta) usulü, Osmanlı ordusunun temeli olurken, Türk askerleri (sipahiler), sancak beylerinin emrinde fakat padişaha bağlı idiler. Çünkü askerlerin geçimlerini sağlayan timarları ve sancak beylerinin zeâmetleri de padişah tarafından veriliyordu. İşte büyük Osmanlı ordusunun esasını bu timarlı askerler teşkil ediyor ve merkezdeki yeniçeriler, ancak 10.000-20.000 arasında değişiyordu.

Kaynak : Genel Türk Tarihi / dallog.com

osmanlıda toprak idaresi

*Arazinin Bölünmesi: Osmanli'da toprağın bölünmesine ilişkin meseleleri düzenleyen kurallar ancak belirli olaylara çözüm şekli getiren fetvalarda ortaya konuluyordu.Bunların en tanınmışları şeyhülİslam Ebussuud Efendi tarafından hazırlanan Maruzatı Ebussud'da yer alır.1858 tarihli arazi kanunu Osmanlı Devletinde daha önce uygulanmakta olan toprak türlerini bir sistem halinde düzenlemişti.Buna göre topraklar bağlı olduğu hukuki rejim ve statüsüne göre 5 kısma ayrılırdı. Genellikle Osmanlı Tarihiyle ilgili eserlerde bu toprakların 3'e ayrıldığı görülür.(Öşri,Haraci ve miri) Mali,iktisadi, ve sosyal ilişkiler yönünden elverişli sayılabilecek bu sınıflandırma mülkiyet tasarruf ve topraktan yararlanma şekilleri bakımından eksik kalmaktadır.Arazinin hukuki yönü bakımından topraklar şu bölümlere ayrılıyordu.
-Mülk Topraklar
-Metruk Topraklar
-Ölü Topraklar
-Vakıf Topraklar
-Miri Topraklar

-Mülk Topraklar: Mülkiyet suretiyle tasarruf edilirdi.Arazi sahipleri topraklarını hiçbir izne bağlı olmadan diledikleri gibi kullanabilirdi.Mülk topraklar dört çeşittir:
*-Arazii Öşriyye: Yeni fethedilen bir ülkenin halkı müslümansa ya da bu yere müslümanlar yerleştirilirse böyle yerler öşri arazi olarak kabul edilirdi.
*-Arazii Haraciyye: Harac-ı Muvazzaf ve Harac-ı Mukasseme adıyla ıkı ceşit vergı toplanırdı. Öşri ve haraci arazi sahibi olanlar eğer vasiyet vermeden ölürlerse araziye devlet el koyardı.
*- Daha önce devlet malı olan toprakların hazine ihtiyacı ya da gelirlerinin giderlerini karşılayamaması durumunda mülkiyet ve tasarrufunun şahıslara devredıildigi araziler.
*- Köy ve kasaba sınırları içinde bulunan arsalara,oturulan yerlerin tamamlayıcısı sayılan yarım dönüm kadar olan arsalar.

-Metruk Topraklar: Kullanma ve yararlanma hakkı kamuya bırakılan topraklar.Bu tür araziler ikiye ayrılırdı.
*-Genel yollar,pazarlar,panayırlar,namazgah,iskele
*-Bir veya birkaç köyle kasaba halkının yararlanmasına ayrılan mera,yaylak ve kışlaklar.

-Ölü Topraklar: Kasaba ve köylerden yarım saat uzaklıkta zıraata elverişsiz topraklardı.Osmanlı hukukuna göre ölü toprakların tarıma elverişli hale getirilmesi izne bağlıydı.Kanunlar bu imkanı herkese tanıyordu.

-Vakıf Topraklar: Vakıf mahiyetindeydi ve tarım yönünden büyük önem taşıyordu.Yolların köprülerin meydanların okulların ve çeşmelerin yapım ve narım görevlerinin maddi külfetini üslenirlerdi.Vakıflar ikiye ayrılırdı:
*-Doğrudan doğruya "ayn"larından yararlanılan vakıflar
*-Yanlız sağladıkları gelirlerden faydalanılanlar.
Vakıf idaresi sadece vakfın mülkiyetine sahipti.Bu tür vakıfları kiralayanlar ölünce yararlanma hakkı mirasçılarına geçebiliyordu.

-Miri Topraklar: Osmanlı'da ziraat yapılan toprağın büyük bir kısmını kapsıyordu.Bu topraklarda mülkiyet devlette kalır, geniş ölçüde yararlanma hakkı ve tasarruf hakları da kişilere ait olurdu. Osmanlılar ele geçirdikleri yerleri düzenli bir şekilde kayda alırlardı.Bu kayıtları nişancı adlı görevli yapardı.Bu tespiti yapılan araziler bir çok bölüme ayrılıyordu.Bunların büyük parçalar halinde olanları şunlardı:
*-Havası Hümayun:Devlet hissesi olarak ayrılan ve geliri direk hazineye ait olan araziler.
*-Has: Devletin yüksek memurları için ayrılırdı.Bunların gelirleri 100 000 akçenin üstündeydi.
*-Paşmaklık:Geliri padişahın annesi kız kardeşi ve zevcelerine ayrılan araziydi.
*-Malikhane Arazi:Kişiye hayatı byunca işletmek için verilirdi.Fakat satamaz ve miras bırakamazdı.
*-Vakıf Arazi:Geliri kamu yararına olan arazidir
*-Arpalık Arazi:Yüksek rütbeli görevlilere çalışırken ek gelir emekli olduktan sonra da emekli aylığına benzer bir gelir oluşturması için verilen araziler.
*-Yurtluk ve Ocaklık:Bir ülkenin fethi sırasında bazı ümeyraya yararlılıkları karşılıgında verilirdi.
*-Zeamet :Hizmet karşılığı tasarrufu verilen arazilerdi.Yıllık gelirleri 20 000 ila 100 000 arasında olana denilirdi.
*-Tımar:Bir toprak parçasının gelirinin belirli bir görev karşılığı belirli şartlarla bir kişiye tahsisinin genel adıdır.Tımar sahibi kendisine verilen toprağınşeri ve örfi vergilerini alır buna karşılık savaş zamanlarında tımarın gelirlerine göre yanında silahlı süvariler götürürdü.Özürsüz olarak savaşa katılmayan tımarlıların ellerinden arazileri alınırdı.Tımar sahibi ölünce toprağın bir kısmı varislere kalırdı diğer kısmı ise dağıtılırdı.Tımar çeşitleri ise şöyle özetlenebilir:
-İleri Hizmetlilere mahsus tımarlar:
  • Tezkireli Tımar:Dağıtımı merkez tarafından yapılırdı.
  • Tezkiresiz tımar:Vilayet valisi vezir veya beylerbeyi tarından dağıtılan tımarlar.
  • Benevbet Tımar:Bir tımara birden fazla kişinin sahip olması ve savaşa nöbetleşe gitmesine denirdi.
  • Mülk Tımar:Sahibinin elinden arazisi alınması mümkün olmayan tımarlardır.Kaydı hayat şartıylla verilmiştir.
  • Merkezde bulunan humbaracı ve lağımcılara verilmiş olan tımarlar.
-Geri Hizmetlilere mahsus tımarlar:
  • Eşkinci Tımarı:Savaşa katılan demektir.Kapıkulları için kullanılmazdı.
  • Müsellem ve Kızılca Müsellemlerrdu hizmetinde yol ve köprü yapımı kale onarımı gibi işlerde çalıştırılır bir tımara ocak şeklinde birkaç kişi sahip bulunurdu.
  • Piyadeler:Sefer zamanlarında 2 akçe gündelikle çalışırlar savaştan sonra memleketlerine dönüp zıraatle uğraşırlardı.Buna karşılık her türlü vergiden muaftılar.Yayalara piyade süvarilere müsellem denirdi.
  • Yörükler ve Cambazlar:Ocak şeklinde tımara sahiptiler.Orduda geri hizmetlerde gürevlilerdi.Toprak vergilerinin bir kısmından muaftılar.Cambazların seferlerdeki görevlerivezir ve devlet adamlarının atlarına bakmaktı.Öteki zamanlarda ise has ahır ve çayırlarda hizmet ederlerdi.Aynı hizmeti gören voynuklar hristiyan cambazlar ise müslümanlardı.
-Sefere gitme şartı olmayanlara mahsus tımarlar:
  • Kale muhafızlarına verilen tımarlar:Osmanlı Devletinin sınırları genişledikçe yeni askeri ihtiyaçlar ortaya çıktı.Korunması önemli kaleler için yeni birlikler oluşturuldu.Bunlara da tımarlar verildi.Bu kuvvetler azablar,gönüllüler ve beşli gibi birlikler meydana getiriyordu.
-Şahinci,yuvacı,okçu gibi belirli hizmetlere verilen tımarlar.
-Devlet merkezinde görevli Divan-ı Hümayun katibi,müteferrika gibi hizmetlilere verilen tımarlar
-Makamı hizmette tımar,genellikle doğu illerinde bulunan kürt beyzadelerine devlete daha sadakatle bağlanmalarını sağlamak için hizmet beklemeden verilen tımarlardır.
................Tımar sistemi 17.yy.başlarında niteliğini kaybetmeye başladı,aynı yüzyılın ortalarında tamamen bozuldu.Köprülüler devrinde gösterilen çabalar sistemi düzeltmeye yetmedi.Bu sistem 18.yy. da değerini kaybetti.Tanzimattan sonra Tımarlar,kurulan süvari aialylarına tahsis edildi.Bir süre sonra ise kaldırıldı.

Cihan Hakimiyeti Dönemi (1451-1566)

Diğer taraftan köylüler arasında, timar sisteminin meydana getirdiği huzur ve âhengi, şehirde sınaî, ticarî ve iktisadî faaliyetleri düzenleyen esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahîlik adı verilen teşkilatlar sayesinde, şehir esnafı ve halkı, devletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini idare ediyor, en küçük bir mesleki suiistimal, yolsuzluk ve geleneğe aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu.
4. Cihan hakimiyeti ve dünya düzeni davasını gaye edinen Osmanlılar, hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. Osmanlılar, hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sahip toplulukları idarede, İslâm hukukuna aykırı hareket etmiyor, çıkardıkları
kanun ve fetvalarla İmparatorluk nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğuna kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren unsurlardan biri hukukî anlayış ve nizam idi. Bu sebeple Osmanlılarda çok kuvvetli olan kanun ve nizam şuuru, devlet gibi kutsaldı. Bu hususta yabancı seyyah ve elçilerin müşahedeleri ve eserleri hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı hukuk ve kanun nizamına bağlılıkta birinci vazife padişahlara âit olup, bunlar dini emirlere aykırı en küçük bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede, sağlam bir devlet kuruldu. Normal veya zayıf padişahlar zamanında bile devlet makinesi, asırlarca hayatiyetini devam ettirmiştir.
"İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu, ne mükemmel insanlardır."
Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce verdiği müjde, 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti. Bu durumda 1000 yıllık Şarkî Roma (Bizans) tarihe karışıyordu.
Fatih Sultan Mehmed'e kadar Bizans, Osmanlı Devletinin toprakları arasında bir fitne çıbanı durumunda idi. Nihayet Fatih Sultan Mehmed, bu duruma son verdi ve ülke toprakları birleşerek, İmparatorluk vücuda geldi. Fetihten üç gün sonra, beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca İslâm mefkûresinin kalbi olan Ayasofya'ya gitti ve şükür secdesine kapandı. Tasvirlerden temizlediği bu büyük mabedde, ilk cuma namazını kıldı. Daha sonra Ayasofya'yı yeriyle birlikte satın alan Fatih, burayı vakıf yaparak, kıyamete kadar cami olarak kalması için evlatlarına vasiyet etti.
"Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihânın payitahtı olmalıdır" diyen Fatih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan hakimiyeti projesini gerçekleştirmek üzere, sistemli bir teşebbüse girişti. Kısa zamanda Anadolu'da
İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle Karamanoğlu Beyliğini topraklarına kattı. Dulkadır Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak-Boğdan ve sâir ülkeleri fethetti. Böylece bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu Fırat'tan Tuna'ya kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481'de, bütün Hıristiyan ve İslâm dünyalarını birleştirmek üzere başladığı İtalya seferi sırasında, Gebze civarında ölümü, Türk-İslâm dünyasını mâteme, Hıristiyan dünyasını ise büyük bir sevince boğdu.
Fatih Sultan Mehmed'in yerine geçen, oğlu
II. Bayezid'in 31 yıllık hükümdarlık dönemi (1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bayezid, saltanatının ilk 14 yıllık devresinde, Şehzade Cem meselesiyle uğraştı ve devletin parçalanması ihtimalini göz önünde tutarak, Avrupa'ya karşı büyük seferlere girişmedi. Bayezid Han, niyetlerini ancak Cem'in ölümünden sonra gerçekleştirmeye çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk ve Venedik seferleri sonunda, Akkerman, Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini devletine kazandırdı. Denizciliğe çok önem verdi. Oğlu Korkut, denizcilerin hâmisiydi. II. Bayezid Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini ele geçiren Safeviler, Anadolu için de büyük tehlike arz etmeye başladılar. Bu arada, Padişahın oğulları arasında başlayan taht mücadeleleri, Şah İsmail'i cesaretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiği adamları vasıtasıyla, cahiller arasında kendisine pek çok taraftar topladı. Taraftarları vasıtasıyla, Antalya'dan Bursa'ya kadar büyük bir sahada isyanlar çıkarttırdı. Şiî ayaklanmalarının büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de, oğlu Selim'i tahta çıkarması için padişaha baskı yapması neticesinde, Bayezid Han, oğlu lehine tahttan feragat etti.
Henüz beş yaşındayken, dedesi Fatih Sultan Mehmed'in huzuruna çıkarılan, istikbalin Yavuz'u, büyük bir edep ve hürmet içinde padişahın elini öpmüştü. Torununu dikkatle süzen Fatih, oğlu Bayezid'e dönerek; "Bayezid! Bu çocuğa mukayyed ol, umarım ki, bu büyük bir cihangir olacak" demişti. Bu emirle yetişen Selim, kudreti, cesareti, iman ve mefkûresiyle, cihangir
Osmanlı padişahları arasında müstesna bir mevkie sahip oldu.
Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçince (1512), ilk seferini Anadolu'yu ve hattâ devleti tehdit eden Şah İsmail üzerine yaptı. Sahabeden Hazret-i Ebu Eyyub el-Ensarî'nin, babası Bayezid ve dedesi Fatih'in türbelerini ziyaret ederek zafer duaları eden Yavuz, uzun bir yolculuk sonunda Çaldıran Ovasında karşılaştığı Şah İsmail'in ordusunu, kısa bir sürede imha etti (1514). Tarihin en büyük meydan Savaşlarından birini kazanan Osmanlı-Türk hakanı Yavuz, bu seferinde rakibi Şah İsmail'i bertaraf etmekle kalmadı, Adana, Antep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli, Musul, Kerkük ve Erbil vilayetleriyle Dulkadıroğulları topraklarını içine alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı da devletine kattı.
Din ve devletin saldırıya uğraması sebebiyle İstanbul, Halep, Şam ve Kahire'deki din adamlarının fetvası üzerine İran seferine çıkan Yavuz Sultan Selim, yine mülhid Safevilerle işbirliği yapmaları dolayısıyla, bu defa da Mısır seferine çıktı. Yıldırım hızıyla, Mısır ordularını, 24 Ağustos 1516'da
Mercidâbık'ta ve 26 Mart 1517'de Ridaniye'de kazandığı zaferlerle ortadan kaldırdı. İki meydan muharebesi sonunda, Memlûk Devleti tarihe karışırken, bütün Arap ülkeleri Yavuz'un hakimiyetine girdi. Bu durum üzerine, Mekke ve Medine emîri, mukaddes şehirlerin anahtarlarını "Sahib'ül-haremeyn" unvanı ile Yavuz Sultan Selim'e teslim etti. Fakat dindar padişah, bu unvanı, yüce makamlara saygısızlık sayarak, onu "Hâdim'ül-haremeyn" şekline çevirerek aldı ve evlat ve torunlarına böylece miras bıraktı.
Çıktığı iki seferden birinde Safevîleri felç eden, diğerinde ise Mısır Memlûklarını ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim'in iki hedefi daha vardı. Bunlardan birincisi, Efrenciye yani Avrupa'nın, diğeri de Hindistan'ın fethiydi. Bilhassa Portekizlilerin Hind Denizine hakim olmaya ve İslâm'ın mukaddes şehirlerini tehdide başlamaları, Yavuz'u endişeye sevk etmişti. Bu itibarla, öncelikle tersanenin sayı kapasitesini arttırmak için faaliyetlere girişti.
1520 yılı Temmuzunda, Avrupa seferine çıkan cihangir padişah, yakalanmış olduğu şirpençe hastalığından kurtulamayarak Çorlu civarında vefat etti. Zamanın şeyhülislâmı ve büyük İslâm âlimi
Ahmed ibni Kemal Paşa, onun için yazdığı mersiyede şöyle demektedir. "Şems-i asr idi, asrda şemsin/Zıllı memdûd olur, ömrü kasîr", yani "o padişah ikindi güneşi idi, bu vakitte güneşin gölgesi uzun, ömrü de kısa olur".
Gerçekten o bir ikindi güneşi gibi çabuk, sekiz sene içinde bu dünyadan göçüp gitti, ama muazzam gölgesi, Kırım'dan Hicaz'a, Tebriz'den Dalmaçya sahillerine kadar uzanıyordu.
Yavuz Sultan Selim'in vefatı üzerine, hayattaki tek oğlu Süleyman, Osmanlı tahtına oturdu (1520). Henüz 26 yaşında bulunan
sultan, iyi bir eğitim görmüş, kılıçta ve kalemde usta olarak yetişmişti. Gerek yaptığı kanunlar, gerekse kanun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyet yüzünden, "Kanunî" unvanıyla anılmış, bu unvan âdeta ona isim olmuştur.
Kanunî Sultan Süleyman, bizzat ordusunun başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda, babasından devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını, 14.893.000 kilometrekareye ulaştırdı. Yaşadığı asır, dünya tarihine, Türk asrı olarak geçti. 45 yıl 11 ay 7 gün Türk-Osmanlı tahtında oturan Kanunî, tarihçilerin ittifakı ile "Cihan Padişahı"dır. O, pek çok bakımdan eşine ender rastlanan bir devlet başkanıydı. Bütün dünyanın servetleri ayak ucuna hediye diye getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyanın bütün devlet reislerine emirlerini dikte eden bir padişahtı. 46 yıllık saltanatını, sarayların zevk ve sefasıyla değil, savaş meydanlarının cevr ve cefasıyla geçirdi. Bütün saltanat süresinin en az on yılını kar, kış, yağmur, tehlike altında çadırlarda harcadı. Batılılar ona, "Muhteşem Süleyman" diyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi.
Zigetvar Kalesi'nin fethi sırasında, 6-7 Eylül 1566'da, bu büyük cihan padişahının ölümüyle, Osmanlı-Türk tarihinde bir devir kapanıyordu. Türk milletinin binlerce yıllık hayatında erişebildiği en yüksek noktayı temsil eden Kanunî Sultan Süleyman Han, birbiri ardına dâhiler çıkaran Osmanoğlu ailesinin de zirvesini teşkil ediyordu. Ondan sonra da zaman zaman kudretli padişahlar çıkacak, fakat kuruluştan bu yana devam edip gelen dehâ zinciri, artık gevşemiş olacaktı.
Kanunî devrinin parlaklığı, yalnız, fetihlerinin azametine münhasır değildir. Türk-İslâm medeniyeti de her alanda en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır. İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazâde,
Ebussuud Efendi; edebiyatta, kendisi başta olmak üzere, Bâkî, Fuzulî; sanatta, Mîmar Sinan; tarihte, Mustafa Selanikî, Celalzâde, Nişancı Mehmed Paşa; coğrafyada Pirî Reis; denizcilikte Barbaros Hayreddin Paşa, Seydi Ali Reis, Pirî Reis ve Turgut Reis; devlet adamlığında Lütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa, asrın dev simalarıdır.
Kültür hareketleri, bu devirde ziyadesiyle canlıydı.
Osmanlı-Türk edebiyatında ilk defa görülecek olan tezkere vadisi, bu padişah zamanında ortaya çıktı. Sehî ve Latifî gibi tezkireciler, eserlerini ilk ona sundular. Bu, imparatorluğun dört bir yanındaki ses veren şâirleri bir arada görmek demekti. Bizzat kendisi de şâir olup, Muhibbî mahlâsı ile şiirler yazdı ve dîvanı, 2800'ü aşkın gazeli ile, devrinde, Zâtî'den sonra ikinci büyük dîvan olarak ortaya çıktı.
Osmanlı Devletinin, bir cihan imparatorluğu durumuna gelmesine ve yüzyıllarca dünya siyasetinde baş rolü oynamasına sebep olan maddî ve manevî kaynaklar nelerdi?
1. Kuruluş ve yükselme devrinde görülen dâhi padişahlar, cihan hakimiyeti devresinde de devam etti.
İtalyan Longosto, Fatih hakkında; "İnce yüzlü, uzunca boylu, hürmetten fazla korku telkin eder, seyrek güler, şiddetli bir öğrenme arzusuna sahip ve âlicenaptır. Daima kendinden emindir.
Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Slavca, İtalyanca ve İbranice konuşur, harp sanatından çok hoşlanırdı. Her şeyi öğrenmek isteyen, zekî bir araştırıcı idi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa dayanıklı idi" demektedir.
Ömrü devlet ve milleti için savaşmakla geçen Fatih, Trabzon Seferine giderken, Zigana dağlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan
Uzun Hasan'ın annesi, onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra, kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; "Ey Oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince, Yüce Hakan; "Hey ana, zahmete katlanmazsak, bize gazi demek yalan olur" diye cevap vermiştir.
Fatih Sultan Mehmed'in sadece, dünyanın incisi olan İstanbul'u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ona minnettar olması için yeter.
Sultan II. Bayezid ise, şair, âlim ve aynı zamanda hattattı. Fatih gibi bir baba ve Yavuz gibi bir oğul arasında saltanat sürmesi ve onlarla kıyaslanması sebebiyle saltanat devresi sönük görünmektedir. Halbuki o, kendinden önce ve sonra gelenlerle her bakımdan karşılaştırılabilecek bir padişahtı. İkinci Bayezid döneminde Osmanlı İmparatorluğu, türlü isyanlara, iç karışıklıklara, batı devletleriyle güney ve doğu komşularının, Türklere karşı daha tehditkâr bir tavır takınmalarına, deprem ve sel gibi âfetlere, salgın hastalıklar gibi felaketlere rağmen, dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olarak teessüs etti.
Yavuz Sultan Selim Han ise, cihan hakimiyeti davasında çok kudretli bir simadır. Kendisini Rodos seferine teşvik edenlere; "Ben cihangirliğe alışmışken, siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz" cevabı, kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır.
İki büyük meydan savaşıyla Memlûk Devletini ortadan kaldıran, mübarek makamlara hizmetle şereflenen ve 'Müslümanların halifesi' unvanını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul'a ulaşmıştı. Ancak, İstanbul'da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince, gece vakti yanında bir kaç kişiyle kayığa binerek gizlice
Topkapı Sarayı'na çıktı. Ertesi gün, padişahın sarayda olduğu öğrenilince hiç bir merasim yapılamadı. "Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!" diyen cihan padişahı, gâyet sâde giyinir, devlet işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi.
Her bakımdan büyük bir îtina ile büyütülen Şehzade Süleyman, 25 yaşını geçerken Osmanlı tahtına oturduğunda, dünyanın en güçlü ordu ve
donanması, en düzenli devlet teşkilatı, zengin ülkeler, muntazam maliye ve kabiliyetli bir millet emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak zaferden zafere koşan Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı ihtişam ve azametinin en yüksek temsilcisidir. Kaynaklarda Kanunî, hareket ve sözleri güzel, aklı kâmil, âlim, hakîm ve şairlere dost, bütün maddî-manevî iyilikleri şahsında toplamış, emsalsiz bir padişah olarak vasıflandırılmaktadır. Devletin bu devirdeki büyüklüğü, dış dünyanın merakını gitgide arttırmış, Rusya ile Avrupa'dan, görünüşte hac için Kudüs'e giden seyyahlar, Osmanlı ülkesine akın etmişlerdir. Bu seyyahlar kendi hükümdarlarına sundukları arizalarda, Osmanlının büyüklük sırlarını anlatmaya çalışmışlardır.
2. Osmanlı padişahlarının büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını ülkelerinde toplayarak, medeniyetin ilerlemesine ve müsbet ilimlerin gelişmesine çalışmaları. Nitekim Fatih devrinde İstanbul, medeniyetin ve dünyanın en yüksek merkezi haline geldi.
Molla Gürani, Akşemseddin, Hocazâde, Molla Husrev ve Hızır Bey gibi dinî ilimlerdeki âlimlerin yanında, matematik ve astronomi âlimi Ali Kuşçu, Yusuf Sinan Paşa, tıp dalında Muhammed bin Hamza, Sabuncuoğlu Şerefeddin ve Altuncuzâde, bu devre mensup en mühim simalar idi. Fatih Sultan Mehmed, Türk-İslâm âlimleri gibi Rum ve İtalyan âlimlerini de himayesine alarak, çalışmalarına destek verdi. Rum bilgin Yorgo Amirukis'i, Batlamyus coğrafyasına göre bir dünya haritası yapmağa memur etti. Harita üzerine ülke, şehir ve mevkilerin Türkçe isimlerini de koydurdu. Fatih'in bilime olan hizmetlerine işaret eden eserlerden en önemlisi, hiç şüphesiz, camiinin etrafında yaptırdığı medreselerdir. Sahn-ı semân denilen bu medreselerden dinî ilimlerin yanısıra matematik, astronomi ve tıp okutulduğu ilmiye salnamelerinde yazılıdır.
Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul'un ilim merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar; Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirlerinde de devam etti. İkinci Bayezid Han, kendi ülkesinde olduğu gibi, doğu İslâm ülkelerindeki âlimlere dahî maaşlar dağıttı. Yavuz Sultan Selim'in etrafı âlim ve şairlerle doluydu. Seferleri bir görev sayarak, bütün kudretini onlara harcıyor, fakat bu zamanlarda bile ilim ve edebiyatı terk etmiyordu. Yanında bulunan âlimleri dâima telif ve tercümelere memur etti. Kendisi de her fırsatta kitap okur ve şiir yazardı. Kemal Paşazâde bir gün atını sürerken, Padişahın üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş, fakat Yavuz; "Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben öldükten sonra, kabrimin üzerine örtülsün" diyerek ilim adamlarının, yanındaki değerine işaret etmiştir.
Kanunî Sultan Süleyman da âlimlere çok saygı gösterir, her birine hallerine göre izzet ve ikramlarda bulunurdu. Onlara danışmadan hiç bir işe girişmezdi. İstanbul'da kendi camii etrafında yaptırdığı Sahn-ı Süleymaniye adındaki tıp ve riyaziye fakülteleri dünyanın en ileri ilim merkezleriydi. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. Kanunî'nin himayesinde değerli şahsiyetler yetişip, her biri eşsiz eserler verdiler.
Sultan İkinci Murad'la temeli atılıp büyüyen ve genişleyen bu ilim ve kültür hareketleri, ondan sonraki padişahlar tarafından da en iyi şekilde devam ettirildi. Bu durum, Osmanlılarda ilmin gelişmesi ve ilim adamlarının yetişmesinde başlıca âmil olmuştur.
3. Osmanlı ordusunun, padişah ve komutanlara itaat, düzen, disiplin, kabiliyet, ahlâk, nefse hakimiyet, silaha alışkanlık ve kahramanlıkta en yüksek noktada bulunması. Nitekim yabancıların söyledikleri şu sözler, Türk ordusunun durumunu göstermesi bakımından önemlidir:
"Bizde (Fransız ordusunda) 10 kişi, Türklerde 1000 kişinin yapacağından fazla gürültü yapar." (Bertrandon de la Brocquiere)
"Mâhir bir kumandan, Türk askeriyle dünyayı kutuptan kutba kadar katedebilir." (Vandal)
"Seleflerinin gayretleri sayesinde, Sultan Süleyman öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki, kuruluşu ve silahları bakımından bu ordu, dünyanın bütün diğer ordularından dört asır ilerideydi... Her Türk askeri, yalnız başına, seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi." (Benoist Mechin)
"Kudretli Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücut ve iyi kurulmuş bir makine halinde harekete geçiyordu." (Henri Hauser)

Kaynak : Genel Türk Tarihi / dallog.com


 
 
  Bu Gün 19098 ziyaretçi burdaydı!
GOOGLE SİTE
 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

Bedava Üye Olun

 


Ana Sayfa


Kardes Site


iletisim


Üye Olunuz


Sikayetleriniz
 

Bedava Üye Olun

Devlet ve Politika